Hukuk ve Eğitim Senkronizasyonu

Mehmet Hüseyin Arslan
0

 

Yazı Sistemi  Ara Metinler Yazı Sistematiği
Yazarlık Yöntemi  Oluş Yazarlığı
Felsefi Fonksiyon Oluş Hali
Tür  Köşe Yazısı
Seri Köşe Yazıları
Multimedya 🎧 Podcast: yok
▶️ Video:  yok 
🧠 Zihin Haritası: yok
📄 PDF: yok
Üretim / Revizyon 6 Şubat 2026 / -
Alıntı
Alıntı: —


Toplumsal olaylar karşısında üzülmek en insani durumlardan birisidir. Lakin bu olayların gelişimi üzerine düşündüğümüz vakit, her türlü önlemi devletten beklemek ve işi tamamen dışsal bir faktöre havale etmenin tamamen doğru bir düşünce olduğunu varsaymıyorum. Elbette ki devletten hukuk anlamında gereken önlemlerin alınmasını beklemek doğal bir durumdur. Çünkü günün sonunda insanları ne kadar iyi eğitebilirsek eğitelim, birtakım cezaya konu olacak olan fiiller ve eylemler içerisine girebilirler. Fakat bu eylemlerin ve fiillerin önlenmesi durumunu da tamamen eğitim alanına da havale edebileceğimizi zannetmiyorum. “Eğitim” ve “hukuk” birbirini senkronize bir şekilde tamamlamadığı sürece muhakkak ki bir uyumsuzluk olacaktır. Yazılı tarihin başlangıcından bu yana insan toplumlarının ve uygarlıklarının önemli bir kısmının kanunları hakkında, en azından fikir düzeyinde de olsa, belirli izlenimlere sahibiz. Toplumların kültürlerinin önemli bir parçası olan gelenekler, adetler ve örfler ise yazılı tarihten önceki birtakım düzenlemeler sebebi ile kanun yerine geçen kurallar bütününü ifade ediyordu. Kanunsuz ya da kuralsız bir toplum tahayyül edebilmemiz oldukça zordur. Bunun en önemli nedenlerinden birisi insanların bir arada yaşamaya muhtaç olan “sosyal varlıklar” olmasıdır. Dolayısıyla insanın olduğu her yerde muhakkak bir düzen arayışı ya da bir tür düzenlilik ve bunun getirisi olarak “hiyerarşiler”, “kurallar” ve “görev dağılımları”nın olması kaçınılmazdır. Bu kuralların ne kadar iyi olduğu ise insanları ne ölçüde tahakküm altına alıp almadığı ve bunu hangi amaçla yaptığı kadar bir o kadar da ne kadar adil olduğu üzerinden değerlendirilmeldir. Sosyal varlıklar olarak yaşamımızı düzenleme biçimimizin yazılı ifadesi olan “kanunlar”, dünya görüşlerimizi, inançlarımızı, felsefemizi ve hayata bakış açımızı yansıtan ve aynı zamanda da bu faktörleri etkileyen belki de en önemli etkendir. Toplumun seviyesini iyileştirmek ya da geliştirmek gibi amaçlar takip edilirken, çoğu zaman bu ya indirgemeci ve jakoben bir şekilde “devrimler”le gerçekleşiyor ya da tabandan gelen beklentilerin ve ihtiyaçların zaman içerisinde kanunlarda kendisini göstermesi şeklinde gerçekleşiyor. En nihayetinde katı devrim kuralları ve kanunlar ya da “eğitim reformları” ile toplum istenilen seviyeye ya da uygun görülen “siyasi ajanda”ya uyumlu hale getirilmek isteniyor.


Halbuki eğitimin ve hukukun birbiri ile senkronize bir şekilde insan toplumlarının hayatını düzenleyebilmesi, iyileştirebilmesi ve geliştirebilmesi için gereken şey, insana gelişebilmesi için fırsat tanıyan ve toplumu bir arada tutarken bireyi de olabildiğince özgürleştiren bir “felsefe/dünya görüşü”dür. Bunun tam manasıyla olmadığı ya da gerçekleşemediği bir toplumsal düzen içerisinde, istenildiği kadar yazılı kanunlar çıkarılsın ya da her türden devrim gerçekleştirilsin ve her türden ideal sistemler tasarlansın, yine de insanları direkt olarak “ahlaklı”, “felsefi” ve “bilimsel” kapasiteleri yetkin ve düşünebilme becerileri ile akli melekelerinin kuvvetli olduğu bir hale getirebilmek oldukça zor olacaktır. Bu şartlar altında ise “yozlaşma” kaçınılmaz olarak zaman içerisinde kendisini toplumsal durumlarda ortaya çıkaracaktır. Evet, eğitimin çok büyük maliyetleri var, biliyorum. Lakin sırf eğitim veriyormuş gibi gözükerek yapılan birtakım işlerle bu meseleleri çözmemiz pek mümkün görünmüyor. İnsanları eğitmeye çabalar iken bir yandan da gerçekleri öteleyen önlemler ile “ıslah” ve “iyileştirme” eylemlerini de ötelemiş oluyoruz. Eğitimin ve hukukun kimin düşüncesine göre, kimin sistemine ya da felsefesine göre yapılacağı ayrı bir problem konusudur. Böylesi bir atılımı gerçekleştirebilmek, bir anda ortaya çıkan ve gelişen bir durum içerisinde başarılması oldukça zor bir fikirdir. İnsanların bir anda bilimsel, felsefi ve ahlaki olarak yetkinleşmesini beklemek “ütopya” olacaktır. O halde tam olarak bu noktada “hukukun” devreye girmesi kaçınılmazdır. Hukuk, insanların belirli bir nizam içerisinde bir arada yaşamalarını sağlar iken, geri planda felsefe/dünya görüşü ile insanların eğitilmesini, bilimsel kapasitelerinin yükseltilmesini ve yetkinleşmesini sağlamak gerekiyor. Hukuk, toplumsal düzenin ve insanların bir arada “mutlu”, “adil” ve “refah” bir sistem içerisinde yaşayabilmesinin en önemli ayaklarından sadece birisidir. Bir toplum hukuksuz olamayacağı gibi yine bir toplumun belirli felsefe/dünya görüşü ve inançlardan yoksun olmasını beklemek “abesle iştigal” etmektir. Fakat insanların bir arada yaşayabilmesini zorlaştıran, diğerlerini tahakküm altına alan ve başkasına yaşam alanı ve imkanı tanımayan bir hukuk sistemi, felsefe/dünya görüşü ve inanç ile bu durumun gerçekleşmesini ummak da bir “illüzyon” olacaktır. Bu şartlar altında iyice düşünüldüğü vakit belirli şartlar altında mümkün olan her türden insanı uhdesinde barındırabilen ve özgürlükleri olabildiğince koruyabilen bir hukuk sistemi ve felsefe/dünya görüşüne ihtiyacımız olduğunun farkına varılacaktır.


Ayrıca insanların hukuki desteğe ulaşabilmesi, yani hukukun topluma sirayet etme noktasında yaşanılacak olan zayıflıklar ve aksaklıklar, insanların topluma, medeniyete ve bir arada yaşama isteğine olan inançlarını, arzularını ve isteklerini köreltecektir. Bir olayı dava edene kadar ya da hukuki bir süreci öğrenene kadar adeta sürünmek halini yaşayan insanlar, tüm bu nedenlerden ötürü hukuka başvurmakta zorlanıyor ya da kısa bir süre sonra olayları kendi imkanları ile çözmeye başlarken işleri daha karmaşık hale getirebiliyorlar. Çaresizliklerini kabullenip olanlara razı gelen insanlar ise bir süre sonra “birey” olabilme yetilerini kaybederek adeta “sürü” haline geliyor. Böyle bir sistem, hukuk ve düzen anlayışı ile insanların yetkinleşmesini, ahlaklı olmasını, hak ve hukuka riayet edebilmesini beklemek “saflık” olacaktır. Antik çağdan günümüze kadar hukuk, “medeniyetin” en önemli temellerinden biri ve göstergesi olmuştur. Bu bakımdan son olarak iyice ifade edilmesi gerekir ki; insanların gelişimi ve yetkinleşmesi arzu edilirken, “önleyici” ve “düzenleyici” hukuk kuralları ile bu durum yaşamın olağan akışı içerisindeki pratiklerden belirli bir çerçeve içerisinde “içtihat” edilmelidir.


Araştırmacı-Yazar

Mehmet Hüseyin Arslan



Yorum Gönder

0 Yorumlar

Yorum Gönder (0)
3/related/default