Dost, bir teselliydi yaşamın bu karamsarlığı karşısında. Bazen “sevgili”, bazen “eş”, bazen “çocuk” ve bazen ise “bilim” ve “felsefe”ydi bize “dost”. Koca “kâinatın” içerisinde yalnız olmak ama “dostları” ile birlikte olmak, belki de bir başka “teselli kaynağı”ydı “insanlık” için. En büyük “dostun”, kendisiydi bir “yanılsama” olan “hakikat”. Bir başına, yapayalnız “insanlığın” en kadim “dostu”. Üzüldüğümüzde, sevindiğimizde, korktuğumuzda ve şaşırdığımızda sığındığımız bir “liman”dı “dost”. “Mutluluk”, paylaşılamağında bir anlamı olur mu? “Hüzün”, hafifletilmediğinde dayanılacak şey midir? Peki, o yakıcı “özlem”, “umut” ve “kavuşmak” olmadığında taşınacak yük mü?
Bize eşlik edecek olan “dostlar” olmadığında yol, gidilecek yol mudur? “Şanslıdır” o hâlde “insanlık”. İnsan, “dostlarından” “hayvan dostlarına” kadar pek çok “dostu” vardır. Yalnız değildir çıkılan bu yolda. Fakat, çıkılan bu yol kolay da değildir. “Varoluşun” kendisi “mücadeleye” ve “yaşam savaşına” mahkûm iken, hiç kolay olur muydu yaşamın bizatihi kendisi? Elbette ki olamazdı. Yine de sözü edilen tüm bu şeyler, bizi yolda tutan önemli “dayanaklarımız”. “Dayanağı” olmalı o hâlde “insanın”, “yaşam mücadelesine” karşı ve “varoluşunu” anlamlandırmalı bu şekilde, en “pirüpak” ve “barışçıl” bir “düşünce” ile.
İşte “dostum”, “hayat” dediğin şey bu kadar ama bir o kadar da “çetin” bir “macera”. “Fırtınasız” denizlerde olur mu hiç “macera”; “yelkensiz” bir gemiye yakışır mı hiç “direkler”? “Korsansız” bir denize gelir mi “amiralin” düzeni, söyle dost; “kaosun” olmadığı yere gider mi “düzen”?