| Yazı Sistemi | Ara Metinler Yazı Sistematiği |
|---|---|
| Yazarlık Yöntemi | Oluş Yazarlığı |
| Felsefi Fonksiyon | Oluş Hali |
| Tür | Köşe Yazısı |
| Seri | Köşe Yazıları |
| Multimedya |
🎧 Podcast: yok ▶️ Video: yok 🧠 Zihin Haritası: yok 📄 PDF: yok |
| Üretim / Revizyon | 18 Şubat 2026 / - |
| Alıntı |
Alıntı: — |
Sokrates aşkına, hem “hakikate” sahip olduğunu iddia edip hem “hakikati” arayan kişi olamazsın. Lakin, görünmeyenin arkasındaki nedenleri araştırmak ve “hakikatini” ortaya çıkarmak için “hakikati” arayabilirsin. İşte o zaman “bilim insanı” ya da “hakikati arayan kişi” olursun. Belki de “Aristo'nun” kendine dediği gibi “doğa araştırmacısı” olursun. Tarihçileri ele alalım; “tarihin hakikatlerini” kovalayabilirsin. Fakat bu tarihçilerin, sürekli olarak dillerinden düşürmedikleri “yöntemin” gerçekten uygulayıcıları olduğu anlamına gelmez, dostum. Korkarım ki asla da bu “bilinç hâline” sahip olamayacaklar. “Gerçeği” açığa çıkarmak isteyen bir kişi, “resmî propaganda”, “ideolojiler” ve “tarafsızlıklardan” sıyrılamıyorsa, bu tarihin mi yoksa tarihçilerin mi suçudur? Tarihçilerin tarafsız olamayacağını iddia ederek, diğer tarihçilere “şüphe” ile bakar tarihçiler. Doğrudur; çünkü ancak bir “filozof” gerçeğin peşinden gidebilir. “Hakikati aramak” ve peşinden gitmek sevdasına düşmüş biri, ancak o zaman “tarihi hakikatleri” korkmadan ifade edebilir. Lakin bunu yapamayanlar “tarihçilerdir”, tarihin kendisi değil. “Veri” orada durmaktadır ve veriyi yorumlayanların “beceriksizlikleri”, verinin bizatihi kendisini “propaganda” ilan etmez, etmemelidir.
İşte bilim budur. İşte “Felsefe”, böyle doğurmuştur uhdesinden tüm bilimleri ve bu yüzden “tüm bilimlerin anasıdır.” Ancak “hakikati aradığını” söyleyen birinin, “rasyonalizasyonun” en ileri hâllerinden biri olan “idealizasyon” tuzağına düşmesi ve gerçeğin “hakikatlerini” arar iken kendi “kültürlerini” ve “doğrularını” rasyonalize ederek “yanılsamalarını” ve “illüzyonlarını” idealize etmek tuzağına karşı dikkatli olması gerekir. Çünkü bu, tarihin meşhur bir “hastalığıdır.” Hiçbir şey ve hiçbir “aşkınlık” bulamayacak olmanın verdiği “korku” ve “içsel olanın yolculuğunun” dayanılmaz “yalnızlığı” karşısında, “bilinçaltı” bir korku ile var olan şeyleri “idealize” etmesini fısıldar yüreğimize. Belki de bir diğer anlamda şu da mümkündür: “soyutlamanın sınırlarını” gören ve “kantçı” anlamda “numen” ve “fenomen” bariyerini geçemeyecek olan zihnin, mevcut olanı idealize eder ki — orta çağda yapılan şey işte tam olarak budur — o zaman da bir “yanılsamanın” içerisine düşmemiz kaçınılmaz olur.
Peki, bulduğumuz “hakikatler” karşısında ne yapacağız o zaman, söyler misin dost? İşte bu andan itibaren “filozofluk”, belki de sadece çok küçük şeylerde zuhur eder ve “parçanın” peşine düşerüz. Çünkü bütünü açıklayan “nihai hakikate” ya da “yaklaşık hakikate” sahip isek, o andan itibaren “bilge” oluruz; ya da “hakikat” bize verilidir (“vahiy-din”) ve geriye kalan şey ise “doğa araştırmaları” ve “kültür araştırmaları”ndaki meselelerin “filozofluğudur.”
Araştırmacı-Yazar
Mehmet Hüseyin Arslan

