Bu yazımda teknolojiyi neredeyse günah ilan eden bir zihniyetten bahsedeceğim. Yapay zekaya hiçbir zaman karşı olmadım, tam aksine yapay zekanın sunmuş olduğu imkanlardan sonuna kadar faydalanmayı meşru gören bir zihniyetteyim; ancak bu imkanlardan faydalanırken elbette ki bazı sınırlamaların olması gerektiğinin farkındayım. Bu; etik yönden, ahlaki, sosyolojik, bilimsel ve felsefi birtakım sınırları kapsamaktadır. Yapay zekanın bilgi üretimine ve düşünceye erişimi kolaylaştıran tarihsel bir kırılma olduğunu düşünüyorum ve bu tarihsel kırılmanın yanı sıra ortaya çıkan durumun birçok sektörel yapıyı da tehdit ettiğinin farkındayım. Gelen eleştirilerin çoğu zaman ontolojik, epistemolojik yahut etik seviyeden çok sosyolojik gerekçelerle yapıldığının da ayrıca farkındayım. Bugün Türkiye'de yazar etiketiyle konuşan birtakım kimseler, sanat savunusu yahut edebiyat savunusu adı altında çıplak bir sınıfçılık yapmaktadır. Yapay zekanın sunmuş olduğu çeviri, editöryal destek ve hatta kapak tasarımı gibi birçok özellik kitap sektöründeki birçok kolu tehdit etmeye başlamasıyla birlikte buradan ciddi sesler yükselmeye başladı. Fan boyları için video çeken ve onlardan gelen soruları cevaplayan birtakım yazarların hazırlamış olduğu bir Youtube videosunda şöyle bir cümleye denk geldim; yazar olduğunu beyan eden bir kişi tarafından, "bir kitabın kapağına 30.000 lira veremiyorsan yayımlama" gibi bir cümle sarf edildi. Gerçekten soruyorum, bu cümle estetik bir görüş müdür, sanatsal ve felsefi bir karşılığı var mıdır yoksa sosyolojik birtakım kaygılardan kaynaklı yapılmış bir yorum mudur? Yine bu yazarlardan bir diğeri de yapay zeka kullanarak kapak tasarımı yapan yazarları tasvip etmediğini söyleyerek, çok güzel çizer ve grafik tasarımcısı olan kişilerle tanıştığını ve yazarların kapak tasarımlarını bu gibi kimselerle yapması gerektiğini beyan ederek tamamen duygusal bir argüman ortaya koydu. Tabii ki üstüne basa basa ''bir kitap kapağına 30.000 lira verecek paranız yoksa kitap yazmamanızı ve yayımlamamanızı'' da büyük bir sahte entelektüel kibirle vurgulayarak eklemiş oldular. Bu durum kültürel üretimi ekonomik güce bağlayan burjuva kibrinin kendisi değil de başka nedir? Bugün teknolojinin nimetleri sayesinde pek çok yapısal eşitsizliği ortadan kaldırmaya ya da en azından bunu asgari düzeye indirme şansımız varken, ''bir kitap kapağına 30.000 lira veremeyen insanların yazar olmaması gerektiğini söyleyen'' bu insanları ne kadar ciddiye almalıyız? Üstelik bu yorumu yapanların Türkiye'nin sosyoekonomik şartlarından da bihaber olduğu düşüncesindeyim; ülkemizde bir araba ve bir ev için ömür çürüten insanların olduğu gerçeğini çok çabuk unutmuşa benziyoruz. Şöyle düşünün; 10 tane kitap yazmış bir yazar hayal edelim ve bu yazar 10 kitabı için toplamda 300.000 lira kapak parası ödemek zorunda ve bunu sağlayacak ekonomik gücü yoksa yazarlık yapmaktan bu kibirli arkadaşlar tarafından men ediliyorlar. Adobe kullanmak serbest, bilgisayar, matbaa, dijital dizgi kullanmak serbest ama yapay zekayı belirli ölçüde kullanmak yasak ve ahlaksızlık; bu tutarsızlık değilse nedir? Yapay zekanın diğer teknolojik araç ve gereçlerden farkı nedir? Elbette ki doğrudan buradan kopyala yapıştır yönüyle çıkartılan metinlerin savunusunu yapmak istemiyorum ancak bir yazara bütçe dostu olarak çok yardımcı olabilecek yapay zeka özelliklerinden faydalanmak neden ahlaksızca olsun ki? Burada bu teknolojik gelişmeye karşı çıkılmasının sebebi estetik değildir; buradaki temel kaygı tekellerin kırılıyor olmasıdır. Bu kapı bekçileri tekellerin işlevsizleşmeye başladığını gördükleri için "ben bedel ödedim sen de öde" ahlakçılığı ile ortaya çıkan birtakım kimseler; epistemolojiden, felsefeden, bilimden ve sosyolojik gerçeklerden bihaber bir şekilde kendince eleştiriler geliştirmektedir. Sosyoekonomik eşitsizliklerin bu kadar derin olduğu ülkelerde yazarlığı parayla filtrelemek, bu işi doğrudan sınıfsal bir ayrıcalık haline getirmek değil de nedir? Kitap yazmış bir insanın kapak parası ödeyemediği için yayımcılık yapmaması gerektiğini savunmak sanat değil ahlaksızlıktır ve hiçbir estetik kaygı da taşımamaktadır. Burada durum tamamen birtakım tekellerin kaygılarını kendi uhdesinde özümsemiş olan kimselerin görüş beyanlarından kaynaklanmaktadır. Araştırmacı kimliğimde olduğu gibi yazar kimliğimde de belli bir ciddiyeti korumaya çalışıyorum. Ben bir romancı ya da hikaye anlatıcısı değilim; romancı ve hikaye anlatıcılarına saygı duyuyorum elbette ve ileride birtakım felsefi romanlar ve hikayeler de yazmayı düşünüyorum. Ancak ben araştırmacı kimliğimden beslenen, sosyal ve beşeri bilimlerin ışığı altında bir düşünür olarak yazmaya ve elimden geldiğince insanlığa bir katkı sunabilmeye çalışan bir yazarım. Yazarlığı bir düşünme eylemi olarak ele aldığım için yazarlık benim için ilhamla alakalı değil doğrudan yöntemle ilgilidir. Dolayısıyla yazarlık süreci içerisinde doğrudan kavramsal tutarlılıkla, disiplinle ve epistemolojik ciddiyetle ilgileniyorum. Elbette ki ilham önemlidir fakat ilham gelmesini bekleyerek bir düşünür olarak fikirlerinizi beyan edip yazılar yazamazsınız; bunu bir yere kadar sürdürebilirsiniz fakat sistematik olarak bu işi yapamazsınız.
Yazarlığı
romantize etmediğim gibi yazarlık süreçlerini metodolojik bir üretim
haline getirmeye çalışıyorum ve insanların da bundan faydalanmasını sağlamaya
çalışıyorum. Burada araç, yöntem ve disiplinler geliştirerek ve mevcut
olan araç, yöntem ve gereçlerden de faydalanarak insanlara bir katkı sunmaya çalışıyor; şayet elimden
geliyorsa diğerlerinin de yazar olabilmesi için gereken rehberliği ve
tutarlılığı sağlamaya gayret gösteriyorum. Asıl olan düşüncenin taşınabilmesi,
kalıcılaştırılabilmesi ve aktarılabilmesi olduğu için bu konu benim için bir
estetik tartışması değildir. Bu yüzden ergen fan boylara hitap eden, popüler
kültürden beslenen ve estetik romantizmi geçim kapısı haline getirerek bu işten
para kazanan insanların yazarlık üzerine verdiği tavsiyeleri ciddiye almıyorum.
Bu bir kapı kapatma meselesi olmadığı gibi bir yetkinlik ilkesidir; nasıl ki
insanların büyük bir kısmı yetkinliği olmayan bir alanda o alanın uzman
kişileri ile tartışmaz, epistemolojinin, bilimsel yöntemin ve sosyolojik
gerçekliklerin verilerini gerektiren konularda da bu tür insanlarla tartışmayı
doğru bulmuyorum. Söylemleri
ve eylemleri sınıfsal bir kibrin tezahürü olan üstenci bakış açılarıyla dolu
kişilerden ziyade; bir sosyolog ve bir düşünür sıradan insanlardan
öğrenmelidir, çünkü hayat oradadır. Fakat kendini entelektüel zanneden, hakikat
arayışıyla ve bilimle hiçbir ilişkisi olmayan kibirli burjuva özentilerinden
öğrenilecek hiçbir şey yoktur. Bu bağlamda bir dindarın görüşü bile ciddiye
alınabilir çünkü tartışma içerisinde ontolojik ve etik bir zemin olabilir;
fakat sanattan, felsefeden ve toplumdan bihaber olarak ahkam kesen "sanat
sepet tayfa"nın ciddiye alınması mümkün gözükmüyor. Bu elitizm değil,
epistemolojik bir sınır bilincidir. Düşüncenin parayla sınırlandırılmasına
karşı olduğum gibi; kimin yazabileceği, kimin konuşabileceği ve kimin düşünce
üretebileceği meselesi hakkında başvuracağımız yegane otorite epistemoloji,
bilim ve felsefedir. Bunu anlamayanları zaten muhatap almak mümkün
değildir. Yazar
Günlükleri serisini
oluşturarak yazarlık süreci içerisinde kendi araç, yöntem ve tekniklerimi
geliştirmeye çalışırken, bunu metodolojik bir çerçeveye oturtarak insanlara
yardım etmek istiyorum. Afrika'nın en ücra köşelerinden Türkiye'nin köylerine
ve hatta dağ başındaki insanlara kadar onlara rehber olacak yol ve yordam
öğretecek eserler üretmeye çalışıyorum. Hal böyle iken teknolojinin gelişme
hızıyla birlikte ortaya çıkan fırsatların insanlar tarafından faydalı bir
şekilde kullanılmasını istiyorum; ancak rasyonellikten uzak bir şekilde
teknoloji düşmanlığı güden bu insanların fikirlerini görmek üzücü bir durumdur.
Teknolojide yaşanan hızlı gelişmeler vesilesiyle bilim, felsefe ve edebiyat
dünyasında dil bariyerlerinin asgari düzeye ineceği bir dönemin
eşiğindeyiz. Ancak bu
fırsatlardan; mütercimler, grafik ve kapak tasarımcıları işsiz kalacak, yayın
araçlarına sahip kitleler tekellerini kaybedecek diye faydalanmaktan imtina
etmek ahlaki bir tartışmadan çok sosyoekonomik kaygılar gibi
durmaktadır. Önemli olan bu teknolojilerin insanlar tarafından nasıl
kullanılabileceğinin yeterince idrak edilmesi ve belirli ahlaki ve estetik
sınırlara dikkat edilerek üretimin kolaylaştırılmasıdır. Hiç kimse zamanında
internetten kopyala yapıştır yaptığı metinleri kitap diye yayımlamadığı gibi,
doğrudan yapay zekadan aldığı metinleri yayınlayarak kendini gülünç bir duruma
düşürmeyecektir diye düşünüyor ve ümit ediyorum. Lakin yeterli ekonomik güce sahip olmadığı için, hatta sahip olsa
dahi kendi haklarını korumak için yazarların yapay zekadan editöryal destek ve
kapak tasarımı gibi süreçlerde destek almasının günah ilan edilmesi
doğru ve sağlıklı bir yaklaşım değildir.
Henüz yeni
olan bu teknolojiyi daha iyi ve etik sınırlar çerçevesinde kullanmayı öğrenmek
zorundayız. Nasıl ki Youtube ilk çıktığında televizyon sektörünün saldırıları
olduysa, nasıl ki bugün yazar olduğunu söyleyen kimseler zamanında yasaklanmış
olan Wattpad üzerinden yazarak romancı olduysa ve o dönem bu
platformlara karşı olanlar vardıysa; bu insanların bugün başkalarının
teknolojik nimetlerden faydalanmasını ahlaksızlık olarak görmesi asıl
ahlaksızlığın kendisidir Bazıları teknoloji düşmanlığını o kadar ileri götürüyor ki
dijital kitap okumayı bile doğru bulmuyor; halbuki çevreci bir bakış açısıyla
kağıt israfının ve ağaç katliamlarının önlenmesi dünya adına büyük bir
faydadır. Bilgiye
ulaşmada kullandığımız araçların kutsallaştırılması gibi dogmatik bir saplantıya
sahibiz. Sırf birilerinin nostalji tutkusu yüzünden yazarlar neden bütün
mülkiyet haklarını ağır sözleşmelerle yayıncılık kurumlarına teslim etmek
zorunda olsun? Kendi kendine yayıncılık denilen "self-publishing"
yöntemlerinin bile sektörel kaygılarla piyasaya sunulduğu gerçeğine rağmen bu yöntemin dahi meşru görülmemesinin sebebi sınıfsal ayrıcalıklarını korumak isteyen tekellerin sosyoekonomik kuruntularıdır;
hiçbir felsefi ve estetik zemini bulunmamaktadır. Sektörel kuruntularla
eleştiri getirmeye çalışan insanların düşüncelerinin bir kıymeti yoktur. Türümüz
tarih boyunca teknolojiyi en iyi şekilde kullanan türlerden biriydi; arkaik
dönemde diğer türler doğa şartlarına adaptasyon sağlayamayarak yok olurken,
türümüz teknolojiyi en üst seviyede kullanarak bugünlere gelebildi. Evrimsel
süreçte teknolojiyle hayatta kalan bir türün ahvadı nasıl olur da böylesine bir teknoloji
düşmanlığını tarihin her tür teknolojik kırılma anında yapar? Bu aslında iyi bir tarih problemi ve tezidir; teknoloji geliştirmeye bu kadar eğilimimiz varken neden aynı zamanda onu günah
gören bir eğilime de sahip oluyoruz? Bu üzerine ciddi bir şekilde düşünülmesi gereken bir konudur. Tabii ki burada hemen aklıma
"tarih sınıf çatışmalarının tarihidir" diyen Karl Marx
geliyor; acaba gerçekten bu durumun yegane temeli sınıf çatışması olabilir mi?

