İnancın Gölgesinde

Mehmet Hüseyin Arslan
0
Yazı Sistemi  Ara Metinler Yazı Sistematiği
Yazarlık Yöntemi  Oluş Yazarlığı
Felsefi Fonksiyon Oluş Hali
Tür  Köşe Yazısı
Seri Köşe Yazıları
Multimedya 🎧 Podcast: yok
▶️ Video:  yok 
🧠 Zihin Haritası: var
📄 PDF: yok
Üretim / Revizyon 23 Ocak 2026 / -
Alıntı
Alıntı: —


“İnanca” haksızlık mı ediyoruz? Hiç “inanç” nedir diye kendinize bunu hayatınız boyunca kaç defa sordunuz? Felsefenin içerisinde dahi her şeyin bir “aksiyom” olduğunu kabul eden görüşler var. Aydınlanma çağından günümüze kadar inancı kamusal alanın dışında bireyin gündelik yaşantısına hapsederek “pozitivizmi”, “Comte’ci” bir anlamda hayatımızın merkezine koyduk. Düşünce tarihi açısından gelmiş olduğumuz nokta; “postmodern dönem”, “anlamın erozyona uğraması”, “simülasyonların içerisinde gerçekliği yitirmemiz” ve bir bakımdan bu modern dünyaya da tepki olarak doğan “New Age” gibi akımlarla birlikte, soyut anlamda “inancın” ampirik yöntemlerle toplanan veriler nihayetinde günün sonunda bizim zihnimizde şekillendirdiğimiz ve yorumladığımız bir “gerçeklikle” anlam bulduğunu biliyoruz artık. Bazen ne dediğini bilmeden konuşan “pozitivistler”, felsefenin uğraş alanının sadece “metafizik” ve “soyut” şeyler olduğunu düşünüyor. “Pozitivizmin” kurucusunun da bir filozof olması ayrı bir ironi. Oysa “felsefe”, her zaman ifade ettiğim gibi, insan zihninin düşünme yetisinin en yetkin hallerinden birisidir. Ve felsefe tüm zihnimizi ve aklımızı kuşatmıştır. Bundan kaçamayız. Çünkü biz “homo sapiens”iz. “Düşünen varlıklarız.” “Bilge insanız.” Kendimizi böyle adlandırdık. Her ne kadar “homo erectuslar”, “homo neandertheller”, “homo denisovalılar” ve diğerleri hakkında belki henüz tam manasıyla bazı bilgilere sahip olmasak da, kendimizi “bilge insan” olarak konumlandırık ve “konuşabilen canlılar” olarak büyük oranda hakikatimizi “dilde” inşa ettik. Evet, doğru. Fakat “inancın” bu soyutsal yönü türümüzü hayatta tutan en önemli şeylerden birisiydi. Bu inanç uğruna “devletler” kurduk, “toplumları” örgütledik. Doğumdan ölüme kadar yaşamımızı düzenledik ve bir “ideal” çerçevesi içerisinde hayatımızı idame ettirmeye çalıştık. Bir şeylere “inanma isteğimizden” kaçamıyoruz. Her ne kadar bunu farklı yönlerden törpülemeye çalışsak da; ister “bilim” olsun, ister “felsefe”, isterse de “din”. En nihayetinde günün sonunda kendi zihnimiz içerisinde birtakım “gerçeklikleri” yorumlayarak bunu “inanç” haline getiriyor ve hayatımızın merkezine koymaya eğilimli oluyoruz. Bu, bizim doğa karşısındaki en büyük “silahlarımızdan” biriydi tarih boyunca. Bugün ise bu durum, kendimizi yeniden inşa edebilmek için neden kullanılmayan ve “atıl bırakılmış bir silah” olarak görülüyor ki? İnsan “varoluşsal mücadeleye” mahkumdur. Bu varoluşsal mücadeleleri gerçekleştirirken “tutunacak bir dal” diye bize farklı şeyler dayatılıyor ki, günün sonunda herkes bilinçli olarak ya da bilinçsizce “nihilizmin karanlık yüzüyle” yüzleşerek inanca farklı bir açıdan bakıyor.


Oysa tam tersi bir açıdan “varoluşçu felsefe” ile bakmak da mümkün. Acaba gerçekten insan zihni sağlıklı bir şekilde ve en “diri, dinç” halinde iken bir insana şunu sorabilseydik: “Yok olmak ister miydin?” Muhtemelen alacağımız cevap “asla istemezdim” olacaktı. Peki, o halde varoluşçu filozofların bir kısmının söylediği gibi “intihar” en büyük felsefi problem veyahut kendimizi doğadan çok fazla soyutlayacak ve “kendi egomuzu kutsayacak” şekilde hakikati bir türlü bulamayışımız, gerçekliğe karşı “psikanalitik” türden gösterdiğimiz bir tepki midir? “Yaşamı onaylamamak” ciddi bir problem midir? Herkes kendini kutsayacak bir “hakikatin” peşinde koşuyor. Peki ya gerçek hakikat bizim bir “hamam böceğinden” farklı olmadığımızı bize söyleseydi, bunu gerçekten kaç kişi kabul edebilirdi ki? Bir “hiç” olduğumuzu ve doğa karşısında “aciz” olduğumzu, diğer canlılardan “ontolojik” anlamda bir farkımızın olmadığını bize söyleyen bir hakikatle yüzleşseydik, kaç kişi “İbrahim’in tanrısına” boyun eğdiği gibi bu hakikate boyun eğerek kendisini “kurban” edebilirdi ki?Varoluşsal mücadelelerde bizi ayakta tutan en büyük silahlardan biri olan “inanç”, bugün ayağımıza dolanmış durumda. Bu inancın “törpülenmesi” ve yeniden “doğamızla uyumlu” hale getirilmesi gerekiyor. Fakat bahsettiğimiz bu “doğamız” nedir? Bir “arkeolog” olarak ve bir “tarihçi” olarak bunu dönemsel olarak düşünebilirim belki. Sormamız gereken bir diğer soru: “İnsan doğası” temelde birkaç sabit haricinde sürekli “değişken” midir acaba? Olmalıdır. Evet, felsefe işte böyledir. Bir soru diğer bir soruyu doğurur ve cevaplar ile cevaplanması gereken sorular “uzay boşluğunda giden ışık” gibi gidebildiğince gider. İnsanlığın bu “yeni şafağında”, türümüzün varoluşsal mücadeleden kopmaması için ayak bağı haline gelen “dogmatizm” ve inanç yönümüzün “egoistik” ve “kutsal şizofrenik” hallerinin artık törpülenmesi gerekiyor. Belki de aradığımız hakikati takip edebilmek için “evrenin sonuna kadar” bir mücadele içerisinde vermek halinde bile kalabiliriz. Ancak beklediğimiz ve istediğimiz cevabı yine de alamayabiliriz. Peki, bu yaşamı reddedebilmek için yeterli midir ve bir gerekçe midir? Neden “hayvanların”, yahut “bitkilerin”, ya da henüz uzayda keşfetmediğimiz diğer canlıların böyle bir problemi yok? Gerçekten merak ediyorum: “Hayvanlar varoluşsal krizi yaşıyor mu, yoksa bu sadece insana mahsus bir hastalık mı?” “Gılgamış” ve “Enkidu” geliyor aklıma. Ölüme mahkum edilmişlerdi. Gılgamış tanrı olmak isterken ölümlü olmaya mahkum edilmişti ve arkadaşını kaydetmişti. Dünya tarihinin en büyük destanlarından bir tanesiydi bu anlatı. Aradan binlerce yıl geçse de insanların arayışı temel düzeyde hala aynı “sabiti” gösteriyor. Fakat sadece bu sabiti başka açıdan görmeye ve yakalamaya çalışıyoruz.


Belki de binlerce yıldır önümüzde duran bu “Babil edebiyatının şaheseri”, bize fark etmek istemediğimiz bir şeyi daha yansıtıyor. Evet, binlerce yıldır ve belki de evrenin sonuna kadar var olabilmeyi başarabilirsek dahi bizle birlikte baki olacak olan “ölümsüzlük arayışımız”, binlerce yıldır boş ve beyhude bir çaba gibi önümüzde duruyor işte. “Enkidu ve Gılgamış” hikayesi bize bunu anlatıyor. Fakat yine de bir “umut”, bir umut işte insanı hayatta tutan en önemli şeyin belki de kendisi olan umut. İnancı da içerisinde barındıran umut. Bu umutla uzak denizleri aşıp bilge kral “Utnapiştim’in” yanına gitmişti Gılgamış. Tam buldum derken dönüşte “yılan” yok edecekti tüm umudunu ve onun ölümsüzlük arayışını. Bugün aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hala Gılgamış gibi “Utnapiştim’i” arıyoruz ve hala aynı yılan “peşimizden” gelerek bu fikri bizden almak istiyor. Peki, ne yapmalı? O halde mücadeleden vazgeçmek ve “yaşamı reddetmek” mi gerekiyor, yoksa “imkansızı görmek” için “imkansızın sınırlarına kadar” gidebilmek mi lazım?


Araştırmacı-Yazar

Mehmet Hüseyin Arslan



Yorum Gönder

0 Yorumlar

Yorum Gönder (0)
3/related/default