| Yazı Sistemi | Fikir Günlükleri Yazı Sistematiği |
|---|---|
| Yazarlık Yöntemi | Muharrik Yazarlık |
| Felsefi Fonksiyon | Muharrik-i Efkar |
| Tür | Deneme |
| Seri | Eğitim Günlükleri |
| Multimedya |
🎧 Podcast: yok ▶️ Video: yok 🧠 Zihin Haritası: var 📄 PDF: yok |
| Ana Kavramlar | — |
| Üretim / Revizyon | 22 Aralık 2025 / - |
| Kısa Özet | — |
| Okuma Süresi | 5 dakika |
| Alıntı |
Alıntı: — |
Bir kurum düşünün ki, liyakatten çok kişisel ilişkiler, hizipleşmeler ve yerel güç ağları üzerinden şekillenen kadrolar ve kariyerler ile ilerliyor. Gerçekten büyük düşünür ve filozof olan Foucault’un, iktidarı ele alış biçiminde bilgiyi güce hizmet eder bir şekilde tasvir etmesini son zamanlarda derin bir şekilde düşünüyorum. Daha sonra ise Ortaçağ’da kilise tarafından yakılarak öldürülen devrimci ve büyük filozof Giordano Bruno aklıma geliyor. Şöyle söylemişti bu büyük filozof:
“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım. Ve cehaletin babaları olan resmî akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”
Üniversite içindeki bir yere yahut herhangi bir akademik kadroya tepeden inme ile de işler bitmiyor elbette ki. Burada fakülte içerisinde güçlü bir akademik bağlantınız yok ise, doktor öğretim üyeliğinden doçentliğe, doçentlikten ise profesörlüğe geçiş esnasında da pek çok sorun yaşayabilirsiniz. Örnek olması açısından, eğitim hayatım içerisinde çok sevdiğim ve derslerine gönüllü olarak gitmiş olduğum bir hocamı bu konuya dâhil edebilirim. Derslerine gönüllü olarak gittiğim sıralarda bu değerli hocam doçentlik kadrosunda bulunmaktaydı. Uzun yıllar boyunca profesörlük kadrosuna alınmamıştı. Ve en nihayetinde üniversite rektörü değiştikten sonra profesörlüğe girebilmişti. Uzun bir süre profesörlüğe yükselmemesinin sebepleri, bölüm içerisinde çoğu kişi tarafından da gayet net bir şekilde bilinmekteydi. Soruyorum şimdi, böyle bir kurum adaletle ve bilimle işler mi? Adaletin olmadığı yerde bilim olabilir mi? Çünkü bu düzen içerisinde liyakat değil, el etek öpme ve doğru kişiye bağlı olma ile yükselebilmek mümkündür. Üniversitelerimizin sözde bilimsel üretkenliği bu sorunlarla birlikte zaafa uğrarken, genç araştırmacıların motivasyonu da yok olmaktadır. Birçok genç dimağ ise araştırmadan, bilimden ve üniversiteden uzak kalmaktadır. Böyle bir sistem içerisinde var olabilmek bilgiden ziyade, daha çok ilişkiler ağı içinde yer bulmaya indirgenmiştir. Bu kimseler bugün statülerini koruyabilmek için pek çok yerde adeta bir sınıf savaşı içerisine giriyorlar. Bilgi çağında bireyin yetkinliğini ölçmek için neredeyse bilgi hariç her türlü sosyal konumu gösteren statüyü bir gösterge olarak ele alıyoruz. Bakın, doğa bilimlerinin ve uygulamalı bilimlerin önemli bir kısmını hariç tutmak üzere şunu söylemek istiyorum: Teorik bilgi içeren bir disiplinde gerçekten diploması olmayan bir insanı düşünelim; teorik bilgi düzeyinde çok okumuş olduğu için herhangi bir üniversite profesöründen, doçentinden veya doktor öğretim üyesinden daha çok şey biliyor olabilir mi acaba? Ve bu kişi o diğerlerinden daha çok şey biliyorsa, bu durum diğerlerinin nezdinde nasıl bir intiba yaratmaktadır? Gerçekten nasıl bir bilgi çağında yaşıyoruz ki, önemli olan şey bilgiden ziyade statü göstergeleri oluyor. Akademi içerisindeki tüm bu hizipleşmelere karşı çözüm önerisi olarak merkezi bir atama sisteminin geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Burada savunmuş olduğum şey üniversitelerin özerkliğinin ortadan kaldırılması değil, bilakis bu özerklik kisvesi altında oluşan güç odakları tarafından üniversitenin özerkliğinin yok edilmesinin önüne geçilmesidir. Merkezi atama sistemi ile birlikte tüm akademi içerisinde ortak ve şeffaf bir mekanizma kurulabilir. Bu sayede akademik kadrolar bu sistem üzerinden ilan edilebilir, başvurular objektif ölçütlere göre değerlendirilebilir ve sonuçlar da mutlaka ama mutlaka kamuya açık bir biçimde açıklanabilir. Böylece akademi içerisinde kimin tanıdığının olduğu veya güç ilişkilerinin ne olduğundan ziyade kimin nitelikli olduğu belirleyici olabilir. Merkezi atama mekanizmaları, her ne kadar birtakım eksikliklerine ve yanlışlıklarına rağmen öğretmenler, hâkimler, savcılar ve diğer kamu personelleri için adil bir biçimde veyahut olabilecek en iyi şekilde işleyebiliyorsa, aynı sistem neden akademi için geçerli olmasın ve neden uygulanmasın?
Bilim insanı yetiştiren kurumlar ve daha sonra o kurumlardan yetişen, saymış olduğum bu meslek grupları ve onların yetiştiği yer, daha adil ve objektif olmak zorunda değil midir? Bugün akademinin sorunu bireysel olandan çok yapısaldır. Elbette ki bireysel sorunlar da vardır. Fakat bu bireysel sorunların bugün ayyuka çıkmasının nedeni bu yapısal eşitsizliklerdir. Bu yapısal sorunlar ise şahısların değişmesiyle değil, ancak sistemin değişmesiyle çözülecektir. Merkezi atama sistemi bu değişimin ilk adımı olabilir. Bilimsel özgürlük, tıpkı bireysel özgürlük gibi yalnızca adil bir sistem içerisinde gerçekleşebilir. Fakat ben şunu biliyorum ki bugün neredeyse çoğu kişi tarafından dile getirilmeye çalışılan bu önerilere uymayanlar bedelini gelecekte, daha yüksek teknoloji ve daha iyi bir dijital çağda üniversite ve akademi kendi kabuğunu değiştirmek suretiyle ödeyeceklerdir. Gelecekte açık bilim ve açık erişim üzerinden, belki de araştırmacıların da dışında tüm insanlığın katkı sunabileceği bir modele doğru evrilerek bu sülüklerden kurtulmuş olacağız. Bugün bu sülükler her ne kadar statülerini ve konumlarını korumaya yönelik olarak birtakım tepkiler geliştirseler de, geleceğin dünyasında onları çok daha başka şeyler bekliyor. Bugün bilime, bilgiye ve felsefeye olan susamışlığımız bizi doğru işler yapmaya sevk etmek zorundadır. Bilgi arayışından çok statü arayışında olan insanların yeri hâline gelmiş olan akademi, kelime anlamı olarak bir filozofun, Platon’un kurmuş olduğu okuldan gelmekteydi. Bugün ise daha çok güç ilişkileri üzerinden ilerleyen bir kurum hâline gelmiştir. Gerçekten bu durumu nasıl aşacağız? Bu durumu aşabilir miyiz yoksa tarih boyunca bu durum hep böyle miydi? Bunu gerçekten düşünerek derin bir muharrik-i efkâr yapmak gerekiyor.
Araştırmacı-Yazar
Mehmet Hüseyin Arslan

